ENKAZ. KAN. GÖZYAŞI. YIĞIN.

Biraz bakakaldım elimdeki kağıt parçasına. Üzerinde birkaç damla kurumuş, tuzlu gözyaşı olduğu belliydi. “Kağıdıma dökülen gözyaşlarımı sana emanet ediyorum.” yazan satırın hemen üstünde serpilip büyüyen bir sağanak yağmur, şimdi gökten yağarak kurtuluşuna erişiyordu. Gözyaşlarının kime ait olduğunu bilen yoktu. Tıpkı bir kimsesizin katline verilen fermanın ardında bıraktığı sessizlik ve kimsesizlik gibi ağlayanı, üzüleni yoktu. Yalnızca bir insan eksilmişti bu topraklardan. Gözyaşları kalmıştı geriye.

Saçlarımdan omuzlarıma çisil çisil akıyor bu feryat. Ortak olmak istiyorum bu acıya, elime şemsiye tutuşturuyorlar. Belki de gözyaşlarımı saklamam için emanet etmişti göz pınarlarından süzülen bu yağmuru bana. Belki de bu fani dünyaya son kez imzasını atmak istemişti.

Bugün kimsesin farkında olmadığı bir feryat kopuyor gökten. Kimsenin bilmediği, tanımadığı bir ruh bileklerinden fışkıran kanı akıtıyor gökten. Acısı dinsin istiyor. Dinmiyor. Mektubun sonunda “Beni anlamaya çalışma. Zira ben bu arayış uğruna bir ömür verdim. Farkına vardım ki bir cevabı yok.” yazılmış ve mektup yarıda bırakılmıştı. Tıpkı ömrü gibi.

Bir enkaz kalmıştı geriye. Yığını ayıklayan arama kurtarma ekibi bir çöp niteliğinde bulmuş olacaklar ki bu kağıt parçasını, okumaya dahi tenezzül etmeden atmışlardı bir köşeye. Oysa kağıt haykırıyordu. “Öldüm ben. Ben öldüm.” Bir ben duydum bu feryadı. Bir ben gördüm bu kan kaybını. Aslında… Ben…

ENKAZ. KAN. YIĞIN. GÖZYAŞI. HEPSİ SAĞIR.

Reklamlar

UMUT ARTIK YOK

Ve umut artık;

Yalnızca kalbimde sekte,

Göğsümde ağrı,

Ruhumda bir sancı.

Ve umut artık;

Yalnızca yaktığım bir ağıt,

Okuduğum bir maval,

En haricinden bir gazel.

Ve umut artık,

Yok.

MERDÜMGİRİZ-X (SON)

MERDÜMGİRİZ-X

Genç adam mürekkebi masaya damlamış kalemi eline aldı. Usul usul yazmaya başladı. “Yaşadığım… Yaşadığımı zannettiğim bu hayat bir kamburdan öteye gitmedi. Gidemedi. Gücümün eninde sonunda tükeneceği, bu kamburu taşımaya takatimin kalmayacağı daha ilk perdeden belliydi. Hayır, korkma. Bu bir intihar mektubu değil. Merak etme ölmeyeceğim. Hem bilirsin ölüm soğuk. Ve ben soğuk şeylerden pek haz etmem. Yalnızca kamburumdan kurtuluyorum. Oyunun sonunu merak etmiyorum artık eskisi gibi. Sahnedeki oyuncular yapmacıklaştı. Benim için artık “Tiyatro bitti. Beklemeye lüzum görmüyorum.” Biliyor musun? Hayat zor. İnsanlar acımasız. Havalar soğuk. Ve demiştim ya ben soğuk şeylerden nefret ederim.” Kalemi usulca meşe ağacından yapılmış masaya bıraktı. Silahı kalbinin tam üzerine dayadı. Gözlerini sıkı sıkı yumdu. Acı bir tebessüm belirdi yüzünde. “Son perdedeyiz Mine.” diye tısladı dalga geçer bir ses tonuyla. Ve kulakları sağır edici bir ses. Fazla değil… Yalnızca birkaç saniye sonra Cahit’in beyaz gömleği kızıla boyandı. Tıpkı Mine’nin hiç görmediği ipek saçlarının rengi gibi derin bir kızıla…

MERDÜMGİRİZ-VII-VIII-IX-

Merdümgiriz-VII

Aradan baharlar geldi geçti. Mine artık Cahit’e git gide güvenmeye başladı. Hayatın samimiyetsizliğinden arınmış iki insan birbirini bulmuştu. Bugün yine her zamanki gibi saat 12’de buluşmak üzere randevulaştılar. Fakat bir farklılık vardı bu buluşmada. Apartmanın girişindeki çardakta muhabbet edeceklerdi ilk defa. Cahit saat 10’dan beri çardakta oturmuş Mine’yi bekliyordu. Saçları ve suratı beyaz bir tülle kaplı ince, uzun bir kadın çıktı apartmandan. Çardağa doğru yaklaştı. “Cahit?” diye seslendi. Sağ elindeki dantelli eldiveni el tokalaşmak üzere çıkardı.

“Nasılsın?” diye fısıldadı genç kadın. Cahit derin bir nefes çekti sigarasından. Sıkı kravatını gevşek hale getirdi. “Gözlerimdeki ışık size nasıl olduğumu anlatsın isterdim fakat sağ olsun kendileri de beni terk etti.” dedi yorgun bir ses tonuyla. Gözlerinden bir inci tanesi süzüldü.  “Fakat bazen yazmak bile merhem olmuyor yaralarıma.” diye fısıldadı genç adam. Kahvesinden ufak bir yudum aldı. Karşısında oturan genç kadına kalan son iki sigarasından birini uzattı. Kadın zerafetle aldı sigarayı. İnce uzun parmaklarının arasında sigara değil de sanki papatya tutuyor gibi bir hali vardı. Genç kadının beyaz tülle kapalı olan suratından simasını çıkarmak mümkün değildi. Önünde duran kahveden hiç yudum almamış, sigarasını yakmamıştı bile. Genç adam hüzünlüydü. Olabildiğince gevşettiği kravatı ve buluşmanın başından beri yaktığı sigaralar onun ne kadar gergin olduğuna delildi. “Dün akşam işten eve dönerken çok rezil bir olaya şahit oldum. Cadde başında her gün olduğu gibi akordeon çalan çocuğu tartakladılar. Çocuğu döven adam çok gürültü yaptığını söyledi. Akordeon gürültüymüş(!) Çocuk ağladı. Çok ağladı. Sabahtan akşama kadar akordeon çalarak topladığı bahşişler kaldırım boyu yere saçıldı. Çocuk onları almaya tenezzül etmeden ağlaya ağlaya gözden kayboldu. İnsanların neden etraflarındaki güzel şeylere tahammülü yok? Akordeonlu çocuk her sabah biraz da olsa beyaz olabiliyordu siyahımıza. Hiçbir şeyden mutlu olamayan ruhsuz kimselere, verilen 5 kuruş bahşişin ardından çocuğun yüzünde oluşan o kocaman gülümseme fazla gelmişti belki de. Örneğin apartmanda bir alt dairemde oturan adam her gün bağıra çağıra karısıyla kavga eder. Fakat kimse ama kimse onu “Gürültü yapıyorsun!” deyip tartaklamaz. İnsanlar güzel şeylere katlanamıyorlar Mine. Ben de insanlara katlanamıyorum. Siz hariç. Yanlış anlamayın rica ederim. Sadece fazlasıyla mutsuz ve umutsuzum. Sahi, benim mutlu olmaya hakkım yok mu? Neden hep kötü insanlar güler? Hayır. Yanlış anladınız efendim. Düzelteyim. Ben iyi bir insan olduğumu iddia etmiyorum. Fakat kötü bir insan da değilim. Ya da öyle miyim? Bilmiyorum. Çok yoruldum Mine. Anlıyor musunuz? Çok fazla bitkinim. Daha 2 gün önce size özlemini duyduğunuz sokaklardan güzel haberler getireceğimi söylemiştim lakin…” Genç kadın “Lüzumu yok. Siz de yavaş yavaş farkına varıyorsunuz benim gibi.” diyerek Cahit’in lafını bitirmesine izin vermedi. Genç adam uzaklara daldı. Mine haklı mıydı?

MERDÜMGİRİZ-VIII

 

 

“Biliyor musun Mine aslında yaptığım en büyük hata doğduğum anda aldığım ilk nefes. Her şeyin sorumlusu o nefes. Şu anda göz pınarlarımdan elmacık kemiklerim yardımıyla yanaklarımdan süzülen tuzlu su damlacıklarının müsebbibi o nefes. Boşlukta hissetmemin sebebi o nefes. Senin karşında dünyanın en aciz adamına dönüşmeme neden olan şey işte o nefes. Dalgınlığıma geldi. Aldım işte o nefesi. Keşke uyarsalardı beni. En azından mutsuzluk denen bir illetin varlığından haberdar olsaydım. O ilk nefesin ardından gelen ağlamayla beraber anladım ki bu ilk ağlamaydı fakat son değildi. Hainliklerle, alçaklıklarla, samimiyetsizliklerle dolu pis bir yer beni bekliyordu. İşte o an vazgeçtim. İşte o an aldığım her nefeste pişmanlık duymaya başladım. Aldığım her nefesin bende açtığı onmaz yaralarla yaşamaya çabaladım. Fakat fark ettim ki yaşayamıyorum artık. Geçenlerde hekime gittim. Ona yaşamayı hak ettiğimi ve tüm kalbimle istediğimi söyledim. İlk başta latife ediyorum sandı. Sonrasında durumun ciddiyetin kavradı ve tıp dilinde birkaç kelam etti. Hasılıkelam yaşıyormuşum. Yani doktor öyle söyledi. Ama yok. Yaşamak bu değildi. Hissedemiyorum. Hissedemediğim için yaşayamıyorum belki de. Belki de doktor bana his kaybından ruhumun can çekiştiğini, acilen mutluluk rh pozitife ihtiyacımın olduğunu söyledi fakat ben tam da o sırada öğlen yemeğindeki fasulyenin neden tuzlu olduğuna dalmış olacağım ki bunları duymadım. Neyse… Sanırım git gide kaybediyoruz Mine. Kaybediyoruz.

 

 

MERDÜMGİRİZ-IX

“Hey!” dedi ılık bir ses tonuyla. “Ölümden korkuyor musun?” karşı taraftan kendisini tatmin edecek ufacık bir yanıt kırıntısı bile alamamanın hüznüyle gözlerini su akıtan dama çevirdi. Saatlerce suyun yavaşça damda birikip yere düşüşünü izledi. “Ben yaşamaktan korkuyorum. Yaşamak…” Dam ısrarla su damlatmaya devam ediyordu. Damlacıkların yerle temas etmesinin ardından çıkardığı seslerle ritim tuttu bir süre. Biraz sonra hiç var olmamış, hiç dinlenmemiş, sonu olmayan bir şarkının eşliğinde dans etmeye başladı. “Üzerimdeki topraktan yorganla beraber bu sonu bilinmez uykudan uyandırılmaktan korkuyorum. Sahi… Sen korkmuyor musun? Sana da yaşamanın ağır gelmesinden korkmuyor musun? Sen de yalanlarla, iftiralarla, güvendiğin insanların seni bir bir terketmesiyle yüzleşmekten korkmuyor musun? Sen de yorulmaktan korkmuyor musun?” Ses yok. Yanıt yok. Genç adam dizlerinin üstüne çöktü. Kollarını olabildiğince açtı. Birinin ona sarılmasını bekliyor gibiydi. Kimse sarılmadı. Kimse onu öpmedi, koklamadı. Kimse ona “Nasılsın?” diye sormadı. Kimse onu bu bilinmezlik bataklığından çekip çıkarmadı. Yavaşça kollarını indirirken kapalı olan gözlerini açtı. Derin bir nefes aldı ve verdi. Göz bebeklerindeki o derin çaresizliğin tanımı evladını kaybetmiş bir annenin yaktığı ağıt, sadece birkaç ay ömrü kaldığını öğrenen birinin yüzünde beliren acı gülümseme, oltaya yakalanmış bir balığın gereksiz çırpınışlarıydı. Ne yapacağını, nasıl halledeceğini bilememesi boğazındaki düğümlerin sebebiydi. Yutkunuyor, yutkunuyordu. Orada sonsuza kadar kalıp acı çektirmeye yemin etmişti sanki o yumru. “Ruhumun beynimden ayak parmak uçlarıma doğru çekildiğini hissediyorum. Hislerim beni terketmeye hazırlanıyor. Farkındayım. Fakat korkuyorum Mine. Hissedememenin hayali bile beni korkutuyor. İçinde bulunduğum mutsuzluk ve çaresizlik hissi acı vererek de olsa ayakta durmamı sağlıyor. Kendimi değersiz hissediyorum. İnsanların gözünde hiçbir değeri olmayan yetersiz bir kişi. Sanki içimde bir şeyler can çekişiyor ve ben onlara yardım eli uzatamıyorum gibi. Beynimin içindeki beni uyutmayan gereksiz paranoyalardan, hissizleşme korkusundan, kendimi yetersiz görmemden, sevilmemekten kurtulmak istiyorum. Bana bir yol göster. Bak gerçekten eğer kurtulmak için bir yol biliyorsan söyle. Çünkü daha fazla tahammülüm kalmadı. Düşüne düşüne bir yere varamamak canımı acıtıyor. İçimde halledemediğim şeyler birike birike taşmak üzere. Elimden kayıp gidenleri durduramıyorum. Gidiyorlar Mine. Gidiyorlar ve ben karşılarında durup “Gitmeyin.” diyemiyorum. Ve onlar kalbimin limanından bir gemiye binip sessiz sedasız gidiyorlar. Ruhum ölüyor Mine. Yardım et”

MERDÜMGİRİZ-I

ayzıt.

Sevgili okur; anlatacağım sıradanlığın bozulduğu bir an, bir farkına varış, bir nokta var elbette. Bu seride oturup da size sıradan birinin sıradan hayatını anlatmayacağım. Sıradanlık, hiç bitmeksizin süregelseydi şayet size anlatmaya değer bir hikayem olmazdı. Çünkü farklı olmayan insanlar, iz bırakamazlar.

Yatak odasındaki çalar saatin her sabah olduğu gibi saat yedide çalmasıyla; donuk bakışları, gece yatmadan önce kurduğu hayallerin etkisiyle kaybettiği sıradanlığı tekrardan kazandı. Gün ışığında dışarıda yürürken yere boş düşüncelerle bakan insanlardan değil de gökyüzünü sanki hayatında ilk defa görüyormuşçasına inceleyen, derinindeki özgürlüğü arzulayan ruhu ortaya çıkarmaya imkanı olmayan, bu sahte düzenin sıradan neferlerinden biri olmaya yüz tutmuş, sabah 8’den akşam 5’e kadar mesaiye kalan bir memurdu. Fakat tamamen teslim olmuş sayılmazdı bu sıradanlığa. Gece uyumadan önce tavana bakarak kurduğu hayaller ona biraz da olsa direnme gücü veriyordu.

            Pek yakışıklı biri sayılmazdı fakat ruhu çok zarifti. Lakin günümüzdeki “sıradan” insanlar onun zarifliğine değil; saçını hangi yöne taradığına…

View original post 168 kelime daha

MERDÜMGİRİZ-II-III-IV-V-VI

Merdümgiriz-II

Sıradan bir gün daha sona ermişti. Genç adam elinde deri çanta, omzunda keten ceketle yazıhanenin kapısından dışarıya adım attı. Tüm gün boyunca tercüme etmekle uğraştığı bir ay önceden kendisine verilmiş yazıları az önce amirine teslim etmiş olmanın verdiği rahatlıkla bir sigara yaktı. Caddedeki akordeonlu çocuk yerindeydi. Her akşam uykuya dalmadan önce akordeonlu çocuk ve sokak köpekleri için dua ederdi Tanrı’ya. Kalabalıkları yararak akordeonun sesine doğru ilerledi. İş çıkışı saatleri hep kalabalık olurdu bu cadde. Cebinden bir beşlik çıkarıp çocuğun bahşiş kutusuna attı. Akordeonun büyüsüne tam kapılacakken aklına yarına çevrilmesi gereken 2 mektup geldi. Sıradanlığı bozmak yasaktı. Kalabalıkları yararak akordeonun sesinden uzaklaştı.

Merdümgiriz-III

                Gözlerini kırpmadan çevirdiği yazıların verdiği yorgunluk ve üstünü değiştirmeye dahi kalmayan mecaliyle yatağına sırtüstü uzandı. Tam uyuyacaktı ki üst kattan boğuk bir ses geldi. Normalde olsa üstüne vazife olmayan işlere karışmazdı. Fakat bu sefer gittikçe daha da netleşen sesin attığı kahkahanın büyüsüne kapıldı. Sesine uzanmak istedi. Sesiyle el tokalaşmak, sesiyle sohbet etmek istedi. Soğuk olan içi dondurucu bir alevle yandı. “Yeni taşındınız herhalde buraya.” dedi tavanın ardındaki ses. Genç adam önce cevap vermekte tereddüt etti. Kadınlarla arasında geçen diyaloglarda hep sesi titrerdi çünkü. Sonunda içindeki sohbet etme arzusuyla ettiği savaşı kaybetti. “Evet. Taşınalı 1 hafta oluyor.” dedi. Karşı taraf bir kahkaha daha patlattı. “Gecenin bu saatinde uyanık mısınız diye merak etmiştim doğrusu.” Genç adam önce şaşırdı. Sonrasında içinde var olduğundan dahi yeni haberi olan bir benliğin verdiği cesaretle kendinden emin bir ses tonuyla konuşmaya başladı. “Yazıhanede çevirmenlik yapıyorum efendim. Yetiştirmem gereken birkaç yazı vardı da. Bu arada bendeniz Cahit.” Uzun bir süre yanıt gelmedi. Susuştular öylece. Cahit yineledi. “Ben Cahit. Peki ya siz?” Kadın bir kahkaha daha patlattı. “Demek çevirmensiniz ha? Ne sıkıcı!” “Öyle.” diye yanıtladı genç adam. “Asıl sıkıcı olan çevirmenlik yapmanız değil, her sabah işe gidip gelmeniz, insanlarla muhatap olma mecburiyetinde olmanız. Sizin yerinizde olsam çoktan istifamı vermiştim.” Ne garip kadındı ama! İşten istifa ederse nasıl her gün akordeon çalan çocuğa en az bir beşlik verebilecekti? “Siz ne işle meşguldünüz?” “Ben mutluluk satıyorum. Şu sıralar işler pek kesat. Kimse mutluluk satın almak istemiyor. Oysa ücreti de yalnızca bir tebessüm.” Cahit karşısındakinin bir deli olduğunu düşünse de içindeki merakı, sohbet etme arzusunu bastıramıyordu. “İsterseniz çardakta çay içelim. Hem sizi hem de beni uyku tutmadı anlaşılan.” “Ben dışarı çıkmam.” “Nasıl yani? Hiç mi?” “Uzun zamandır hiç.” Bu kadın aklını yitirmiş olmalıydı. Cahit artık konuşmayı sonlandırmak bir daha yanıt vermek istemiyordu fakat sesinin büyüsüne kapılmıştı bir kere. “Neden çıkmıyorsunuz?” “Gizemi severim bayım. Her kelamımda bir giz saklıdır.” “İsminizi bahşeder misiniz?” karşı taraftan yanıt alamadı. Uzun bir süre bekledi. “Şimdi uyumam lazım bayım. Yarın gece 12’de yine burada buluşalım. İyi geceler!” Cahit’i çok heyecanlandırmıştı bu oyun. İçindeki benlikler kavga ediyordu adeta. Bir taraf sıradanlığı bozmak yasak derken diğer taraf sesin büyüsüne kapılmış, buluşmaya gitme konusunda ısrarcıydı. Kafasındaki bu düşüncelerle bir süre sonra uykuya daldı.

Merdümgiriz-IV

                Saatin 12’ye vurmasını heyecanla beklerken sabah yazıhaneye giderken gördüğü duvar yazısını hatırladı. “Dallarımızı kesiyorlar tutunamayalım diye.” Kim kesiyor? Hangi dalları? Kimin dallarını? Guguk kuşu çıktı yuvasından. Saat tam 12. “Orada mısınız?” diye seslendi tavanın ardındaki ses. Cahit heyecanla yanıt verdi. “Bu-Buradayım.” “Nasılsın? İstifa ettiniz mi bari bugün.” “Niçin edeyim?” “Görmüyorsunuz. Siz ve sizin gibiler görmüyor. Ben gördüm. Beni sıradanlığa mahkum eden bu düzen…” Cahit genç kadının sözünü kesti. “Kendinizi bir daireye kapatarak mı karşılık verdiniz onlara? Ne korkakça ama!” utangaç adamdan eser kalmamıştı. İçerisinde nedenini bilmediği bir şekilde sesin sahibini azarlama arzusu vardı. “En azından sizin gibi, samimiyetsiz insanlarla muhatap mecburiyetinde kalmıyorum. Canım neyi arzu ederse onu yapıyorum. Hiçbir şeye zorunda kalmıyorum.” “Canınız, varlığınız yahut yokluğunuz hiç kimse tarafından fark edilmeyerek tek göz odalı bir dairede ömrünüzün geri kalanını çürütmeyi mi arzu ediyor?” “Siz buna ömür çürütmek deyin. Ben buna özgürleşmek diyorum. Kanatlarım burada geçirdiğim her an güçleniyor. Lakin hata bende. Siz bunu asla göremeyeceksiniz bayım! Sizinle muhabbet etmeye çabalamak başlı başına bir hataydı. İyi geceler!” Cahit bunu niçin yaptığını sordu kendine. Ömrü hayatında edindiği tek arkadaşı da yaptığı bencillik yüzünden az önce elinden kayıp gitmişti. Suçladı bir süre kendisini. Hesaplaştı kendisiyle. Kendisinin kurduğu mahkemede yargıç da avukat da müvekkil de kendisiydi. Yargıç infaz kararı verdi. Avukat zaten müvekkilinin ruhunun bir ölü olduğunu söyleyerek karara itiraz etti. Muhakeme hiç durmaksızın sabaha kadar süregeldi.

 

Merdümgiriz-V

 

Guguk kuşu yuvasından çıktı. Merakla tavanın ardındaki sesin gelmesini bekledi. Dün akşam yaptığı bencillik yüzünden kafasında onlarca özür cümleleri sıraladı. “Özür dilerim. Bunca yıllık hayatımda edindiğim tek arkadaş sizsiniz. Rica ederim beni affedin. Cahilliğime verin.” Sükutla baş başa kaldı Cahit. Uzun bir süre bekledi. Ardından bir öksürük sesi. “Pekala Cahit. Aslında ben de size fazla çıkıştığımın farkına vardım. Rica ederim unutalım bu bahsi.” “Siz nasıl isterseniz. İzniniz olursa size Mine diye sesleneceğim.” dedi Cahit. Tavanın ardındaki ses “Peki” diye fısıldadı. Sabaha kadar sohbet ettiler. Cahit tavanın ardındaki sesin sahibine hasretini duyduğu sokaklardan, nefretini duyduğu insanlardan bahsetti. Ses ise ona merhametten. Uzunca bir süre her gün saat 12’de buluşup derin mevzular üzerine muhabbet ettiler. Bazen münakaşa ettiler. Fakat bu muhabbetlerin ardı arkası hiç kesilmedi.

 

Merdümgiriz-VI

Vakit gelmişti. Saat tam 12’de randevulaştıkları yerde buluşup, dün akşam yarım bıraktıkları derin sohbete devam edeceklerdi.  Yatağına sırtüstü uzandı. Kirpiklerini kırpıştırırken suratında ufak bir tebessüm belirdi. Burada olmaktan derin bir haz duyuyordu. “Nerede kalmıştık?” diye fısıldadı. Birilerinin onları duymasından korkar gibi bir hali vardı. Ettikleri lafları işitirlerse şayet sanki onun dünyadaki tek arkadaşını çalacaklarmış gibi hissediyordu. Uzunca bir süre düşünmesinin ardından ortama hakim olan sükutu, kendisinden emin bir tavırla “Dün akşam, yanlış hatırlamıyorsam neden bu kadar gizemli olduğunuz hakkında derin bir münakaşa içerisindeydik.” diye mırıldanarak bozdu. Sanki yıllardır nefes alamıyormuş gibi uzun ve derin bir nefes aldı, ardından verdi. “Şimdiden söyleyeceklerim için beni bağışlayın Mine. Fakat ben sizin kendinizi niçin bu denli gizlediğinize anlam veremiyorum. Niçin kendinizi benden saklıyorsunuz? Sizinle bu  tek göz odalı apartman dairesine taşındığım günden bu yana muhabbet içerisindeyiz. Fakat sizin bana karşı olan bu güvensiz tavrınız kalbimi kırıyor.” Bu akşam diğer tüm randevularından farklıydı. Mine ona yanıt vermedi. O da daha fazla üstelemedi. Normalde olsa üstüne gider, Mine’nin bir korkak olduğunu iddia eder, onunla hırçın bir kavgaya tutuşurdu. İki taraf da bir daha böylesine kaba bir insanla konuşmayacağına sözsüz bir şekilde yemin etse de her akşam yine aynı saatte buluşma yerine gelerek sanki dün akşam hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ederlerdi. Çünkü birbirlerine, bu sahte dünyanın samimiyetsizliğinden arınmaya ihtiyaçları vardı. Müthiş bir gülümsemeyle “Ah… Eminim sizin saçlarınız hafif dalgalı, kızıl rengindedir. Sanki bundan daha çok öncesinde, bir kelebek tarafından kondurulmuş busenin hediyesi olan sol yanağınızdaki ben. Dudaklarınızda kırmızı bir ruj. Bugün fazlasıyla umursamazsınız. Baksanıza size kırıldığımı söylüyorum fakat siz benim “fazlasıyla” kırılgan olduğumu iddia ediyorsunuz. Öylesine yanılıyorsunuz ki Mine!” Gözlerini yumdu. “Kalemle tutturulmuş dağınık topuzunuzun kenarından elmacık kemiklerinize doğru uzanmış saç tutamınızı gamsız bir tavırla kulağınızın arkasına attığınızı görüyor gibiyim.” Ayağa kalkıp masadan kağıt ve kalem aldı. Göz kapakları kapalı… Bir şeyler karaladı saman kağıdın üzerine. Uzun bir süre her noktayı hissederek  çizdi. “Ne kadar hoşsunuz. Benim beceriksiz ellerim bile sizin zarifliğinizin zerresini eksiltemedi. Böylesine güzel birinin kendisini gizlemesine anlam veremiyorum doğrusu. O küflü tavanın arkasında gizlenmekten vazgeçmelisiniz.” Elindeki sarı kağıdı duvara astı. Soğuyan yatağında tekrardan sırtüstü uzandı. “Tamam. Haklısınız. Susuyorum. Sizi zor durumda bıraktığımın farkındayım. Tekrardan özür dilerim. İnanın bana yarınki buluşmamızda böyle lakırdılar etmeyeceğim. Size güzel şeylerden bahsedeceğim. Sevgiden, merhametten… Size hasretini çektiğiniz sokakları anlatacağım. Caddenin ortasında akordeon çalan çocuğu örneğin…  Fakat hepsinden önce işimden kovulmamam gerek. Malum, tek tutunacağı dal da kırılınca,  insan daha fazla devam etmek, sokaklarda gezinmek, caddede akordeon çalan çocuğa bozukluk vermek istemiyor. Sabah işe geç kalmam sonucunda huysuz patronumun beni azarlamasını istemeyiz. Bugün pek konuşmasanız da bu güzel sohbet için size teşekkür ederim. İyi geceler.” Yuvarlak çerçeveli gözlüğünü çıkartıp sehpaya koydu. Başucundaki gece lambasını söndürmeden önce son bir kez biraz önce duvara astığı saman kağıda baktı. “Halledemiyoruz.” diye fısıldadı. “Halledemiyoruz.”.

BERCESTE

Her satırı yoklayıp bir türlü bulamadığım ey şiirim! Neredesin? Üşüyorum mısraların üzerimi örtmeyince. Kan ağlıyorum suretini görmedikçe. Titriyorum kalbinde yer etmeyince, nefes alamıyorum. Neredesin, bilmiyorum. Güneş üstüme senin yanında doğsun, saçlarım sen koksun istiyorum. Ben sadece benden giden bir “sen”le kucaklaşmak, oturup demli çay eşliğinde iki kelam laflamak istiyorum.

Bir seni aradım vıdı vıdı çenebaz sokaklarda. Bir seni yokladım kaçamak bakışlarda. Bir sen yoksun yağmur damlalarının raks ettiği kaldırımlarda. Bir sen… Yıldızları senin kalbinden selamlamak arzusu yenmişken benliğimi; sana hasret ey şiir, sana hicran!

PEK MUHTEREM GÜZEL GÜNLER;

Nasılsınız? İyisinizdir inşallah. Haliniz vaktiniz yerinde mi? Sıhhatiniz ne durumda merak içerisindeyiz. O kadar uzun zaman oldu ki siz bize uğramayalı… Misal, suretinizi unuttuk. Misal, annem her Allah’ın günü sizi sorup duruyor. Bizi çok bekletmeyin olur mu? Kıyımıza köşemize yanaşmadığınız her an önce size, daha sonrasında bilhassa sizi göreceğimizin garantisini veren Nazım Hikmet’e gücenmemiz artıyor.

Haklısınız esasında biraz bencillik ediyorum. Ediyoruz. Ölümüne masum doğan kız ve onun hiç uzamayan, uzayamayan saman sarısı kıvırcık saçları; doğduğu gece gökten bombalar yağan, memede uyuyan ve bir daha uyanmayan çocuk; iplik iplik, huzme huzme alevler inerken yüce gökten, bir çiğdemlik et olup yalnızca ölümüyle hatırlatıyorsa kendini küçük bedenler, seni hayatlarında hiç göremedilerse şayet benim seni mazide gördüğüm zamanlarla yetinmemem de neyin nesi?

Senin silüetini bilmeyen, tahmin dahi edemeyen masum çocukların kanı da temizleyemediyse yaralarımızı, oksijenli su bassak ne fayda bundan sonra? Çocukluk denince dönme dolap, elma şekeri gelirken benim aklıma; savaşın ortasında  masum gözleriyle ne yapacağını bilemeyerek bakan, çocukluğunu unutmuş o çocuğun aklına geliyorsa gözyaşı… Sen bizi unut güzel günler. Önce git onlara meylet. Bu bencilliğe ramolmuş ruhumu affet. Say ki sana bu mektubu hiç yazmadım.

“Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?” dedikten sonra küçük bedenine şarjör boşaltılan o çocuğun, gözünü Afrika’da açan o umutsuz gözlerin, kötülük değmemiş saf kalplerin imdadına yetiş. Yetiş ki bombaların nereye düşeceğini hesaplayarak oyun oynamasınlar daha fazla. Yetiş ki küçük bedenlerin çocuk ol(a)mayışlarına şahit olmayalım daha fazla. Yetiş ki Doğu Türkistan’daki, Afrika’daki, Bosna’daki çocuklar ağlamasın daha fazla!

SON DURAK NERESİ KAPTAN?

Bu koşuşturmamız, bu çabamız, bu gayretimiz, bu kavgamız; ne için, kimin için diye düşünüyorum bazen. Gün geliyor kendimizi dahi unutacak hale geliyoruz. Aslında hayat denen nesneyi oturup düşündüğümüzde; ortada zor bir bilmece olmadığını, hepimizin ölecek yaşta olduğunu (evet 3 aylık bebeğin bile ölecek yaşta olduğunu) görmüyor muyuz?

Şu anda, hiçbir amaç gütmeksizin yazıyorum. Bu yazı için kafamda kurmuş olduğum türlü planlar, taslaklar var. Düşünsenize tam bu cümleyi yazarken ölüyorum ve kimse ama kimse bu yazıyı nasıl bitirmek istediğimi asla bilemeyecek hale geliyor. Kafamda türlü planlar ve düşüncelerle gömüyorlar beni. Ne acı!

Her saniyemiz doğum peronuyla ölüm istasyonu arasındaki sayılı duraklardan biri. Gideceğimiz yer, istikametimiz belli. Kaç durağımızın kaldığı bilinmiyor. Belki bir sonraki durak, son durağımız. Bilemeyiz.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑