ENKAZ. KAN. GÖZYAŞI. YIĞIN.

Biraz bakakaldım elimdeki kağıt parçasına. Üzerinde birkaç damla kurumuş, tuzlu gözyaşı olduğu belliydi. “Kağıdıma dökülen gözyaşlarımı sana emanet ediyorum.” yazan satırın hemen üstünde serpilip büyüyen bir sağanak yağmur, şimdi gökten yağarak kurtuluşuna erişiyordu. Gözyaşlarının kime ait olduğunu bilen yoktu. Tıpkı bir kimsesizin katline verilen fermanın ardında bıraktığı sessizlik ve kimsesizlik gibi ağlayanı, üzüleni yoktu. Yalnızca bir insan eksilmişti bu topraklardan. Gözyaşları kalmıştı geriye.

Saçlarımdan omuzlarıma çisil çisil akıyor bu feryat. Ortak olmak istiyorum bu acıya, elime şemsiye tutuşturuyorlar. Belki de gözyaşlarımı saklamam için emanet etmişti göz pınarlarından süzülen bu yağmuru bana. Belki de bu fani dünyaya son kez imzasını atmak istemişti.

Bugün kimsesin farkında olmadığı bir feryat kopuyor gökten. Kimsenin bilmediği, tanımadığı bir ruh bileklerinden fışkıran kanı akıtıyor gökten. Acısı dinsin istiyor. Dinmiyor. Mektubun sonunda “Beni anlamaya çalışma. Zira ben bu arayış uğruna bir ömür verdim. Farkına vardım ki bir cevabı yok.” yazılmış ve mektup yarıda bırakılmıştı. Tıpkı ömrü gibi.

Bir enkaz kalmıştı geriye. Yığını ayıklayan arama kurtarma ekibi bir çöp niteliğinde bulmuş olacaklar ki bu kağıt parçasını, okumaya dahi tenezzül etmeden atmışlardı bir köşeye. Oysa kağıt haykırıyordu. “Öldüm ben. Ben öldüm.” Bir ben duydum bu feryadı. Bir ben gördüm bu kan kaybını. Aslında… Ben…

ENKAZ. KAN. YIĞIN. GÖZYAŞI. HEPSİ SAĞIR.

Reklamlar

UMUT ARTIK YOK

Ve umut artık;

Yalnızca kalbimde sekte,

Göğsümde ağrı,

Ruhumda bir sancı.

Ve umut artık;

Yalnızca yaktığım bir ağıt,

Okuduğum bir maval,

En haricinden bir gazel.

Ve umut artık,

Yok.

BERCESTE

Her satırı yoklayıp bir türlü bulamadığım ey şiirim! Neredesin? Üşüyorum mısraların üzerimi örtmeyince. Kan ağlıyorum suretini görmedikçe. Titriyorum kalbinde yer etmeyince, nefes alamıyorum. Neredesin, bilmiyorum. Güneş üstüme senin yanında doğsun, saçlarım sen koksun istiyorum. Ben sadece benden giden bir “sen”le kucaklaşmak, oturup demli çay eşliğinde iki kelam laflamak istiyorum.

Bir seni aradım vıdı vıdı çenebaz sokaklarda. Bir seni yokladım kaçamak bakışlarda. Bir sen yoksun yağmur damlalarının raks ettiği kaldırımlarda. Bir sen… Yıldızları senin kalbinden selamlamak arzusu yenmişken benliğimi; sana hasret ey şiir, sana hicran!

PEK MUHTEREM GÜZEL GÜNLER;

Nasılsınız? İyisinizdir inşallah. Haliniz vaktiniz yerinde mi? Sıhhatiniz ne durumda merak içerisindeyiz. O kadar uzun zaman oldu ki siz bize uğramayalı… Misal, suretinizi unuttuk. Misal, annem her Allah’ın günü sizi sorup duruyor. Bizi çok bekletmeyin olur mu? Kıyımıza köşemize yanaşmadığınız her an önce size, daha sonrasında bilhassa sizi göreceğimizin garantisini veren Nazım Hikmet’e gücenmemiz artıyor.

Haklısınız esasında biraz bencillik ediyorum. Ediyoruz. Ölümüne masum doğan kız ve onun hiç uzamayan, uzayamayan saman sarısı kıvırcık saçları; doğduğu gece gökten bombalar yağan, memede uyuyan ve bir daha uyanmayan çocuk; iplik iplik, huzme huzme alevler inerken yüce gökten, bir çiğdemlik et olup yalnızca ölümüyle hatırlatıyorsa kendini küçük bedenler, seni hayatlarında hiç göremedilerse şayet benim seni mazide gördüğüm zamanlarla yetinmemem de neyin nesi?

Senin silüetini bilmeyen, tahmin dahi edemeyen masum çocukların kanı da temizleyemediyse yaralarımızı, oksijenli su bassak ne fayda bundan sonra? Çocukluk denince dönme dolap, elma şekeri gelirken benim aklıma; savaşın ortasında  masum gözleriyle ne yapacağını bilemeyerek bakan, çocukluğunu unutmuş o çocuğun aklına geliyorsa gözyaşı… Sen bizi unut güzel günler. Önce git onlara meylet. Bu bencilliğe ramolmuş ruhumu affet. Say ki sana bu mektubu hiç yazmadım.

“Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?” dedikten sonra küçük bedenine şarjör boşaltılan o çocuğun, gözünü Afrika’da açan o umutsuz gözlerin, kötülük değmemiş saf kalplerin imdadına yetiş. Yetiş ki bombaların nereye düşeceğini hesaplayarak oyun oynamasınlar daha fazla. Yetiş ki küçük bedenlerin çocuk ol(a)mayışlarına şahit olmayalım daha fazla. Yetiş ki Doğu Türkistan’daki, Afrika’daki, Bosna’daki çocuklar ağlamasın daha fazla!

SON DURAK NERESİ KAPTAN?

Bu koşuşturmamız, bu çabamız, bu gayretimiz, bu kavgamız; ne için, kimin için diye düşünüyorum bazen. Gün geliyor kendimizi dahi unutacak hale geliyoruz. Aslında hayat denen nesneyi oturup düşündüğümüzde; ortada zor bir bilmece olmadığını, hepimizin ölecek yaşta olduğunu (evet 3 aylık bebeğin bile ölecek yaşta olduğunu) görmüyor muyuz?

Şu anda, hiçbir amaç gütmeksizin yazıyorum. Bu yazı için kafamda kurmuş olduğum türlü planlar, taslaklar var. Düşünsenize tam bu cümleyi yazarken ölüyorum ve kimse ama kimse bu yazıyı nasıl bitirmek istediğimi asla bilemeyecek hale geliyor. Kafamda türlü planlar ve düşüncelerle gömüyorlar beni. Ne acı!

Her saniyemiz doğum peronuyla ölüm istasyonu arasındaki sayılı duraklardan biri. Gideceğimiz yer, istikametimiz belli. Kaç durağımızın kaldığı bilinmiyor. Belki bir sonraki durak, son durağımız. Bilemeyiz.

SESSİZ ÇIĞLIK

Dışarıdan duyulmayan çığlıklarımız vardır. İçimizde tuttuğumuz; hiç dile getirmediğimiz sessiz çığlıklarımız, sessiz isyanlarımız. Onları haykırmaya cesaret bulabileceğimiz günleri dört gözle bekleriz. Gelmez o günler. Yolda trafik var, o yüzden geciktiler diye düşünürüz. Kendimizi kandırırız bir nevi. Dile getirmeye korktuğumuz sitemleri kalemimizle haykırmaya başlarız kağıtlara. Hiçbir zaman sahibine ulaşamayan kağıtlar… Onlar da sessiz çığlıkların sırdaşlarıdır aslında. Limanına ulaşamayan bir gemi, maşuğuna kavuşamayan bir aşık, gideceği yere bir türlü varamayan trendir onlar. Bir yanı hep yarım beklerler oracıkta, boş bir umutla. Öylece…

     Kimse anlamaz yüreğin içindekileri. Kuru kuru yazılanları okur, söylenen sözleri duyarlar. Böyle oldukça daha çok çığlık atar insan. Sessiz olanından tabii. Daha çok gerek kalabalığın gerek yalnızlığın içinde yalnızlaşır. Daha çok duyarlılaşır. Çevresindekilere daha çok kırılır. Yüreğindeki zarifliği kimse anlamaz. Onun da asıl sitemi budur zaten. Kimsenin onu anlamaması, anlamaya çabalamamasıdır.
     “Bize sözlerimizden çok yüreğimizden anlayan gerek.” demiş Zarifoğlu. Yüreğimizden anlayan kimselerle rastlaşabilmek için sessiz çığlıklarımızı terk etmek mi yoksa haykırmak mı gerek? Susmak mı yoksa yazmak mı, beklemek mi yoksa yola devam etmek mi gerek? Sorular cevapsız kaptan. Öyleyse sessiz çığlıklara devam.

YAZMAK ÜZERİNE

Gözün gördükleri ve

Kulağın işittikleri,

Mecbur bırakıyor beni.

Yüreğin derinindeki hissiyata prangalanmış.

Dil suskun,

Yürek yorgun,

Ruh vurgun…

Kalemin ucunda bir ağırlık,

Yazıp kurtulmak istiyor insan.

Bir nevi rahatlamak,

Bir nevi dertleşmek istiyor.

İnsan YAZMAK istiyor.

MÜSAADENLE AŞK OLSUN

Sakin bir sinirle yatak odamın penceresine konan kırmızı gözlü güvercini kovdum. Burayı mesken edinmiş olmalı. Şu sıralar herkes bir yerleri mesken edindi zaten. Şu sıralar zaten herkes bir bir kovuluyor ait oldukları yerden. Senin kalbini mesken edinmek istiyorum. İzin var mıdır? Fakat kovulmamak kaydıyla. Kabul mü? Söz bir tas sıcak bakış, bir somun kuru sevgiye razıyım. Yıllanmış yüreğim, yorgun ruhum ve karmaşık aklımla ben hazırım. Sen hazır mısın? Peki o halde. Müsaadenle aşk olsun!

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑